Mandala, Sanskritçe’de “kutsal merkez” veya “daire” anlamına geliyor. Tekrarlanan simetrik şekillerle dolu dairelerden oluşan bu sembollerin MÖ (milattan önce) 4’üncü yüzyılda Budist rahipler tarafından Asya’nın çeşitli bölgelerinde; Butan, Çin, Hindistan, Endonezya, Japonya, Nepal ve Tibet’te kullanılmaya başlandığı biliniyor. Mandala sembolleri, Budizm’de evrenin ideal formunu temsil ediyor ve buna ek olarak acının neşeye dönüşümünü simgeliyor.

Mandala desenleri, Budist’lerin adanmışlık simgeleri olarak da biliniyor. Çoğunlukla meditasyon uygulamalarında ve manevi törenlerde kullanılan bu çizimler özellikle Tibet rahipleri tarafından renkli kumlar kullanılarak oluşturuluyor. Mandalaların yaratılma süreci uzun zaman alıyor ve renkli kumlarla oluşturulan bu desenler törenler sırasında dönüştürülüyor veya doğaya serbest bırakılıyor. Bu süreçle, mandalanın sonucundan ziyade yaratılma deneyimine odaklanılıyor. Günümüzde ise mandala desenleri genellikle kağıt üzerinde hayat buluyor.

Psikoterapi alanında bilimsel makaleler, araştırmalar ve vaka incelemelerinin yayınlandığı Türkiye Bütüncül Psikoterapi Dergisi’nde yer alan bir makaleye göre mandala, Sanskritçede “daire” veya “tamamlama” anlamına geliyor ve bu geometrik diyagramlar enerjiyi merkezinde tutarak ruhsal bütünlüğü sağlıyor. Kökeni eski Budist ve Hindu ritüellerine dayanan mandala, meditasyon ve içsel düşünce sürecinde bir araç olarak kullanılıyor.

Yapımı sırasında, çizgiler etrafında dönen enerjilerin sembolize edildiği düşünülüyor, bu da onu bir meditasyon nesnesi yapıyor. Psikanalist Carl Jung’a göre mandala, bilinçdışının bilince taşınmasına yardımcı bir araç rolü üstleniyor. Evrensel bir form olan mandala, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve merkezden başlayarak genişlediğini gösteriyor. Bu özellikleriyle mandala hem bireysel hem de evrensel bir harmoni ve dengenin simgesi olarak öne çıkıyor.

 Güzel sanatlar alanında akademik makaleler, araştırmalar ve sanatsal çalışmaların yayımlandığı Güzel Sanatlar Fakültesi Dergisi’ndeki bir makalesinde, mandalanın tarihsel olarak Budist rahipler tarafından İpek Yolu boyunca meditasyon ve ayinlerde kullanıldığı belirtiliyor. Günümüze kadar farklı kültürlerde de sanatsal ve terapötik bir araç olarak yer alan ve geçmişte kumla yapılan bu pratikler, sembolik ve dairesel örüntülerle evreni temsil etme amacını güdüyor.

Mandala çizimi, merkezden dışa doğru tekrarlanan geometrik şekillerle bireyin dikkatini yoğunlaştırıyor. Böylece stres seviyesini azaltıyor ve meditasyon sırasında zihni sakinleştiriyor. Bu pratikle kullanıcının geçmiş ve gelecek kaygılarından sıyrılması ve anı yaşaması hedefleniyor. Ayrıca mandala, bireyin ruhsal bütünlüğünü ve içsel dengeyi bulmasına yardımcı oluyor. Bilinçaltında saklı düşünceleri açığa çıkararak kişisel gelişim için bir platform sunuyor. Dolayısıyla mandala, dünya genelinde pek çok kültürde spiritüel bir iyileşme ve bütünlük aracı olarak değer görülüyor.