DOLAR 45.21 ₺
EURO 53.04 ₺
STERLIN 61.49 ₺
G.ALTIN 6,703.28 ₺
BTC 78,306.91 $
ETH 2,303.53 $
BİST 0.00

    UMUDU BÜYÜTÜYOR, KENTLERİMİZİ YENİDEN KURUYORUZ!

    SAĞLIK 0
    Yayınlama: 9 Kasım 2023 Perşembe 15:06 Kaynak: Haber Merkezi Editör: Haber Merkezi

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından ortaklaşa düzenlenen deprem çalıştayının sonuç bildirgesi açıklandı.

    UMUDU BÜYÜTÜYOR, KENTLERİMİZİ YENİDEN KURUYORUZ!

    Sonuç bildirgesinde, 6 Şubat ve 20 Şubat depremlerinde; sonuçların ağır olmasının ve müdahalede geç kalınmasının ölümcül sonuçlar doğurmasında; devletteki neoliberal dönüşüm politikalarının, kamu hizmetlerinin piyasaya açılmasının, özelleştirmelerin, devletin bir şirket gibi yönetilmesinin, iktidarın devleti adeta inşaat şirketlerine teslim etmesinin, denetimsizliğin, KÖİ (kamu özel işbirliği) projelerinin, kamuya ve yatırımlara yeterince bütçe ayrılmamasının temel faktör olduğunuun görüldüğü belirtildi.

     

    ACILAR TAKDİRİ İLAHİ DEĞİL TAKDİRİ SİYASİDİR

    Bildirgede şu görüşlere yer verildi, “En son 1999 depremi sonrasında oluşan toplumsal duyarlılığı da değerlendirerek ülke genelinde deprem gerçeğine uygun kentleşme politikaları ile buna bağlı imar planları ve yapı denetim faaliyetlerinin hayata geçirilmesi gerekirken; depremden sonra iktidara gelen AKP hükümetleri bunun tam tersini yapmış, kentlerimizi deprem gerçeğinden uzak sadece ranta dayalı plansız yapılaşma ve imar uygulamalarıyla beton yığınlarına dönüştürmüş, göstermelik yapı denetim faaliyetleriyle inşaat sektörünü gerekli bilimsel denetimden adeta muaf tutmuştur. Bu anlamda deprem nedeniyle yaşadığımız bu acılar takdiri ilahi değil takdiri siyasidir.”

    SAĞLIKSIZ KOŞULLAR

    “Devletin denetim yetkisinin özele devri ile mühendislik hizmetlerinin hiçleştirilmesi sadece rant üzerine kurulu bir yönetsel anlayışın coğrafyamıza ve insanlarımıza yaşattığı bu acı tabloyu bir kez daha yaşamamıza neden olmuştur.

    Bilim insanlarının yıllardır dile getirdiği deprem tahminlerinin umursanmaması kentlerimizin altyapı olarak deprem gerçeğine göre hazırlıklı hale getirilmemesinde de görülmüştür. Deprem sonrasında elektrik, içme suyu, kanalizasyon ve doğalgaz şebekelerinin çökmesi hem can kayıplarının artmasına hem de enkazdan çıkanların sağlıksız koşullarda kalmasına neden olmuştur”.

    85 MİLYONUN CANI AFAD’A TESLİM

    “Deprem gibi doğal afet durumlarında devletin hızlı ve aktif müdahalede bulunabilmesi için kurulmuş AFAD’ın bilim insanlarının yıllardır dile getirdiği deprem tahminlerine rağmen hemen hiçbir ciddi hazırlığının olmaması deprem sonrası müdahalelerin gecikmesine ve yetersiz kalmasına bağlı olarak can kayıplarının çok daha fazla olmasına neden olmuştur. İktidarın kadrolaşma politikasının ve liyakatsizliğin 85 milyonun canının emanet edildiği AFAD’da da yaşanmasının ağır sonuçlarını bugün canımızla, yıkılan binalarımızla, haritadan silinen kentlerimizle ödüyoruz.”

    GECİKME VE YETERSİZLİKLERİN YAŞANMASINA NEDEN OLMUŞTUR

    “Depremden hemen sonra ülke genelinde halkların dayanışma ruhuyla başlatmış olduğu yardım toplama ve destek kampanyaları karşısında kamu adına bu yardımların ihtiyaç olan yerlere ulaşması konusunda koordinasyon görevi ve desteği vermesi gereken siyasi iktidarın bunun yerine, AFAD eliyle bu yardım araçlarına el konulması, demokratik kitle örgütlerine ve yerel yönetimlere müdahalelere varan engellemelerde bulunması, başta köyler ve ilçeler olmak üzere deprem nedeniyle yıkılmış birçok yere yardımların ulaşmasında gecikme ve yetersizliklerin yaşanmasına neden olmuştur.

    BİRÇOK CENAZENİN BULUNMASI GÜÇLEŞTİ

    “Deprem sonrasında karşı karşıya kalınan en acı ve çaresizlik dolu durumlardan biri de yıkılan binalardan çıkarılan cenazelere dairdir. Bölgedeki cenazeler, günlerce sokakta bekletilmiş, cenazelerden örnek alınmadan, çoğunun kimlik tespiti yapılmadan ve bazen toplu olarak defnedilmiştir. Yakınlarını kaybetmiş aileler açısından geçen onca güne rağmen halen cenazelere ulaşamamış olmak, en az deprem kadar ağır bir yük olmuştur. Birçok yere arama kurtarma ekiplerinin çok geç gelmiş olması enkaz altında onlarca yurttaşımızın soğuktan, açlıktan ve havasızlıktan ölmesine neden olmuş, cenazelerin örnek alınmadan defnedilmesi tüm bu bulguların yok olmasına ve ilerde olası hukuksal süreçlerde ciddi hak kayıplarının yaşanmasına neden olmuştur. Günler sonra başlayan enkaz kaldırma çalışmalarındaki özensizlik de birçok cenazenin bulunmasını güçleştirmiştir.

    NEFRET SÖYLEMİ VE DÜŞMANLAŞTIRMA

    “Deprem sonrasında mültecilere karşı tetiklenen nefret söylemi, özellikle sosyal medyada kışkırtılmış, barınma ihtiyacı ve yardımlar konusunda mültecilerin dışlanması söz konusu olmuştur. Depremin ardından mülteciler ilk günlerde, Gaziantep ve Diyarbakır’da camilere, Mersin’de otogara sığındılar. Daha sonra Göç İdaresinin yol izin belgesini kaldırarak seyahat serbestisi vermesiyle, mülteciler de diğer depremzedeler gibi başka illere gitmeye başladılar. Ancak gittikleri illerde barınma sorununu kendilerinin çözmesi beklenmiş, geçici barınma yerlerinde ve çadır bölgelerinde mülteciler dışlanmıştır. Deprem sonrasında karşı karşıya kaldıkları nefret söylemleri ve ötekileştirme karşısında evleri yıkılan mülteciler yardımlara erişim noktasında da ciddi sorunlar yaşamışlar, olası saldırı ve çatışmalardan çekindikleri için yardım talebinde bulunurken geri planda durmayı tercih etmişlerdir.”

    DEPREM İLLERİNDE EMEK VE ÇALIŞMA HAYATI

    “Deprem bölgesinde 3,8 milyon insan çalışmaktaydı ve bu toplamın 1,5 milyonu kayıt dışı istihdamdaydı. İstihdamın çoğunluğu tarım, imalat ve ticaret ve düşük katma değerli hizmetler sektörlerindeydi (HHİA 2021). Depremle birlikte, deprem illerinde; kitlesel işsizlik, istihdam yetersizliği, kayıt dışı istihdamda artış, sosyal güvenlik açıkları ve hane halkı yoksulluğunun artması gibi durumlar açığa çıktı. Konut ve işyerlerinin yıkımı, kiralardaki aşırı artış, işçilerin göçü ve özellikle inşaat işçileri için insani barınma ihtiyacını ortaya çıkardı Ücretli çalışanların sayısı %23,6 (226 bin), işyeri sayısı %20,2 (66 binden fazla) düşmüş, (TEPAV) En yüksek düşüşler ise; Adıyaman, Hatay, Malatya ve Kahramanmaraş’ta gerçekleşmiştir.”

    İKTİDAR, EKOLOJİK YIKIM VE TALAN POLİTİKALARINA DEPREM SONRASINDA DA DEVAM EDİYOR!

    “Deprem bölgesinde deprem öncesi açılan maden ocakları ve enerji santralleri için ÇED (çevresel etkileri değerlendirme) raporu alamayan firmalar deprem sonrasında ilan edilen OHAL’i fırsat bilerek çevre bakanlığının oluru ile maden ocaklarını ve enerji santrallerini kurduklarını gördük. Maden ocakları ve enerji santrallerinin Tarım alanları ve halk sağlığı üzerinde yarattığı risklerin dikkate alınmadığı bilinmektedir.”

    SAĞLIK HAKKI ENKAZ ALTINDA KALMIŞTIR!

    Yıkılan hastaneler, verilemeyen koruyucu sağlık hizmetleri, kaotik çalışma rejimi vb. sağlık sisteminin depreme dayanıklı olmadığının göstergeleri olmuştur. Sağlıksızlığı yaratan her şey halk sağlığı sorunu olup sağlıklı olma hali de toplumsal sağlıkla doğrudan ilişkiliyken 9. Aya geldiğimiz bugünlerde barınma, beslenme, alt yapı, hijyen sorunları ilk günkü gibi devam etmekte. Deprem sonrasında toplumsal sağlık hizmetlerinin halka ulaşabilmesi için sağlık emekçilerinin yanı sıra; barınma, beslenme, temiz su, giyim, ulaşım, eğitim konularında yerelde oluşturulan dayanışma ağları, demokratik kitle örgütleri de ciddi katkılar koymuş, yeni ve alternatif bir kamusallığın öncüleri olmuştur. Neoliberal sağlık reformları iflas etmiş olup sağlık toplumun öz gücü ve dayanışma ile vücut bulmuştur. Demokratik kitle örgütleri tarafından yürütülen her türlü deprem çalışmaları yerelliğin önemini ortaya koyarken çalışmalarımızda ön açıcı olan geçmiş deneyimlerimizin belleğini oluşturmakta bir kez daha önemini ortaya koymuştur.”

    DEPREM SONRASI EĞİTİM

    “Maraş merkezli depremler öğrenciler, veliler, aileler, öğretmenler ve eğitim kurumları üzerinde uzun süreli etkiler bırakmaya devam etmektedir. 2020 yılında başlayan pandemi dünya genelinde tüm okulları etkilerken, iklim kriziyle birlikte yaşanan seller, anormal sıcaklık artışları, insan merkezli afetler çoklu krizler karşısında eğitim sisteminin dayanıklılığını ölçen ölçütler haline gelmiştir. Teknolojisi ve araçlarıyla yaşadığımız modern çağ çoklu krizlere çözüm üretmemekte ve yeni krizlerin de kapısını açmaktadır. Kara dayalı sermaye üretimi, servet bölüşümündeki adaletsizlikler, sanayi üretimlerinin doğayı hiçe sayan uygulamaları, barınma hakkının apartman imparatorluklarına dönüşmesi eğitim alanını parçalamaya devam etmektedir. Yaşanan son depremler diğer birçok alanda olduğu gibi eğitim alanının da krizlere karşı hazırlıklı olmadığını ortaya çıkarmıştır. Afet dönemleri çocukların nitelikli eğitime ulaşma imkânlarını kısıtlayan ortamlardır. Çocukların eğitim hakkından mahrum kalması çocuklara dönük ihmal, istismar gibi vakaların artmasına sebep olacaktır. Okulların, yurtların barınma alanına dönüşmesi, çocukların ve gençlerin (deprem bölgesinde olmayanlarda dâhil) eğitim hakkına ulaşımını engellemiştir. Bu engel kız çocuklarının hane içindeki emek sömürüsünü arttırmış, kadınların yeniden toplumsal üretime kaynak sağlayan emeklerini görünmez kılmıştır. Okulların, hastanelerin birçok kamu kurumlarının fiziki altyapısının yetersiz oluşu eğitime katılımı olumsuz yönde etkilemiştir.”

    ŞEHİRLERİN HAFIZASINI YENİDEN İNŞA EDECEĞİZ!

    Deprem bölgesi tarihe beşiklik etmiş gerek kültürleri gerek manevi değerleri açısından çok farklı özelliklere sahip kentlerden oluşmakta halklar ve kültürler mozaiği tarihi ve kültürel niteliği olan kentlerin, somut ve somut olmayan varlıklarıyla korunmasının yolu, onları tanımak ve sahiplenmekten geçmektedir. Depremin yıkıcı etkisi başta Antakya olmak üzere şehirleri ve kültür mirasımızı yerle bir etmiştir. Ancak asıl mesele, sit alanlarında enkaz kaldırma çalışmalarında iktidarın, binlerce yıllık kültür mirasını ve kentlerin hafızasını, kültür ve inanç mozaiği olan yapıları yok eden yaklaşımıdır. Kent halklarında özellikle SİT alanından kepçe ve kamyonlarla kaldırılan molozun ait olduğu yere bir daha geri dönmeyeceği endişesi, bunlardan yalnızca biridir.”

    ÇOK YÜKSEK MALİYETLERLE KARŞI KARŞIYA KALINACAK

    “Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın paylaştığı bilgilere göre Hatay Antakya kent merkezinde hasar tespit çalışmaları sonrasında Vakıf eserleri de dâhil olmak üzere 587 Tescilli Kültür Varlığı yapının; 186’sı yıkık, 175’i ağır hasarlı, 84’ü orta hasarlı, 67’si az hasarlı, 72’si ise hasarsız durumdadır. Söz konusu yapıların enkazı yerinde korunup, etrafı çevrelenmiş ve korunaklı hale getirilmiş, ihaleleri yapılmış olup restorasyonlarına başlanmıştır. Ancak aynı özenin tescilli birçok kültür varlıkları için gösterilmediğini görüyoruz. Ağır hasarlı ve yıkık durumdaki her yapının sadece rekonstrüksiyonu yapılmak üzere enkazının kaldırılması koruma ve mimarlık açısından doğru bir yaklaşım olmamakla birlikte, mülk sahiplerinin bu süreçler içerisinde çok yüksek maliyetlerle karşı karşıya kalacağının da bilinmesi gerekmektedir.”

    KENTLERİMİZİ YENİDEN KURACAĞIZ!

    İki gün olarak gerçekleştirdiğimiz çalıştay sonucunda açığa çıkan en temel nokta; iktidarın neoliberal politikalarla kamusal hizmetleri tasfiye ettiği gerçekliği ile var ettiği kamusuz devletin yapmadığı/ yapamadığı; sağlık, eğitim hakkı, barınma, gıda, hijyen ve temiz suya ulaşma gibi en temel insani ihtiyaçların depremin üzerinden tam 9 ay geçmesine rağmen yeterince karşılanmadığı tespit edilmiştir. Yine ranta dayalı politikalar sonucunda enkaz kaldırma çalışmaları belli şirketlere verilmiş bu faaliyetler insan hayatını tehdit eden tarzda devam etmekte, kaldırılan moloz yığınları yaşam alanlarına boşaltılarak tarım arazileri yok edilmektedir. İktidarın çıkardığı zorunlu kamulaştırma düzenlemeleri ile yüzlerce yıllık zeytinlikler yerine binalar yapılmak suretiyle, depremin ağır faturası iktidarın bu rant politikaları ile bir kez daha bölge halkına kesilmek istenmektedir.”

    HAYVANLARA YEM TEMİNİNE ÖNCELİK VERİLMELİDİR

    “Toplumsal hafıza, ileriye dönük yaşamın taşıyıcısıdır. Yaşadığımız deprem dahil öncesi ve sonrasındaki tüm toplumsal hafızanın yok edilmemesi gerekmektedir, bunun için tarihi ve kültürel yapılar korunmalı ve yaşam alanının tarihi yapısına uygun mimari anlayış benimsenmelidir. Meydanlar kentlerin hafızası ve ortak yaşam ve mücadele alanları olan meydanlar yapılmalı, bu meydanlar toplumlar arası kültürel çeşitliliği korumak, etkileşimi sağlamak ve demokratik işleyişi çoğaltmak için kullanılmalıdır.

    Kırsal alanlarda yaşayan köylüler geçici barınma gerekçesiyle bile olsa topraklarından koparılmamalı, doğayla organik bağları zedelenmemelidir. Köydeki yaşamın sürdürülebilirliği için köylerdeki hayvanlara yem teminine öncelik verilmelidir.”

    ENKAZLAR AYRIŞTIRILMAK ÜZERE BAŞKA BİR ALANA KALDIRILMALI

    “Kültürel mirasın korunması için her yapının ağır hasarlı veya yıkık da olsa kendi içerisinde bilgi ve detay barındırdığı gerçeği ile hareket edilmeli, sit alanları içerisindeki hiçbir yapıdan, tespitler yapılmadan enkaz kaldırılmamalıdır. Bu yapılar “Tescilli Kültür Varlığı” ya da “Çevre Uyumlu Geleneksel Yapı” da olsa aynı hassasiyet gösterilmelidir. Çünkü Antakya tarihi kent merkezi içindeki her yapı, tarihi dokuyu tamamlayan bir unsurdur. Yapıdan çok dokuyu koruyan bir yaklaşım içerisinde olunmalıdır. Her yapı için ayrı kararlar alınmalı, hasar durumuna göre topyekûn enkaz kaldırılmamalıdır. Mümkün olduğunca parsel sınırları içerisinde ayrıştırma yoluna gidilmelidir. Bunun mümkün olmadığı durumlarda ise, son çare olarak enkaz başka bir alana ayrıştırılmak üzere kaldırılmalıdır.”

    İlk Yorumu Sen Yaz
    code